Adalar (Ege) Denizi, tarih boyunca Asya ile Avrupa, Karadeniz ile Akdeniz arasındaki en kritik geçiş koridorlarından biri olarak jeopolitik ve jeostratejik değerini korumuştur. Bu denizin merkezinde yer alan ada grupları —Boğazönü Adaları, Doğu Ege Adaları ve Oniki Ada—sadece coğrafi oluşumlar değil, aynı zamanda kıyıdaş devletler olan Türkiye ve Yunanistan arasındaki güç mücadelesinin ana eksenini oluşturmaktadır.
Adalar Denizi havzası üzerindeki hakimiyet arayışı; ulusal güvenlik, egemenlik sınırları, deniz yetki alanlarının (kıta sahanlığı ve Münhasır Ekonomik Bölge) paylaşımı, zengin hidrokarbon kaynaklarına erişim ve uluslararası deniz ulaşım güzergâhlarının kontrolü çerçevesinde şekillenmektedir.
Türkiye açısından bu bölgedeki adalar, Anadolu anakarasının doğal bir uzantısı ve güvenlik kuşağı işlevi görmekte; Çanakkale ve İstanbul Boğazları üzerinden Karadeniz'e açılan deniz yollarının emniyetini doğrudan etkilemektedir. Yunanistan açısından ise bu adalar, anakara ile ada ülkesi kimliğini bütünleştiren, Adalar Denizi'ni bir iç deniz haline getirme vizyonunun stratejik yapı taşları olarak değerlendirilmektedir. İki devlet arasındaki bu vizyon uyuşmazlığı, tarihsel süreç içerisinde çok sayıda kriz üretmiş ve günümüzde Doğu Akdeniz, Doğu Avrupa ve Orta Doğu jeopolitiğiyle birleşerek küresel ölçekte bir güvenlik denklemine dönüşmüştür.
Bu yazıda, Adalar Denizi’ndeki adaların mevcut durumu, uluslararası anlaşmalarla belirlenen hukuki statüleri, adaların silahlandırılması meselesi, egemenliği bir anlaşma ile devredilmemiş ada ve kayalıklar, deniz yetki alanları ve hava sahası uyuşmazlıkları detaylı bir şekilde incelenecektir. Ayrıca, Türkiye-Yunanistan ikili geriliminin Doğu Akdeniz, İsrail ile kurulan bölgesel güvenlik ittifakları ve küresel aktörlerin müdahaleleri ışığında bölgesel dengeye etkileri kapsamlı bir şekilde ortaya konulacaktır.
Tarihsel ve Hukuki Arka Plan: Uluslararası Antlaşmalar Işığında Adaların Statüsü
Adalar Denizi’nin hukuki statüsü, tek bir metinle değil, 20. yüzyılın ilk yarısında imzalanan bir dizi uluslararası antlaşma, protokol ve karar ile belirlenmiştir. Bu antlaşmaların temel felsefesi, adalar üzerindeki egemenlik devrini belirli güvenlik şartlarına, özellikle de "gayri askeri" statünün korunması şartına bağlamış olmasıdır.
Boğazönü ve Doğu Ege Adaları: Londra, Atina ve Lozan Rejimi
Osmanlı Devleti’nin Trablusgarp ve Balkan Savaşları sonrasında Adalar Denizi’ndeki hakimiyetini kaybetmesiyle başlayan hukuki süreç, 1913 Londra Antlaşması ve 1913 Atina Antlaşması ile şekillenmiştir. Bu antlaşmalarla Ege Adaları'nın geleceğinin tayini Altı Büyük Devlet’e (İngiltere, Fransa, Almanya, Avusturya-Macaristan, Rusya ve İtalya) bırakılmıştır. Altı Büyük Devlet’in 13-14 Şubat 1914 tarihli kararı uyarınca; Meis hariç, İtalya işgalindeki Oniki Ada dışındaki Ege Adaları (Semadirek, Limni, Midilli, Sakız, Susam, İpsara vb.) Yunanistan’a devredilmiş, ancak bu devrin temel şartı olarak adaların askeri amaçlarla kullanılmaması ve tahkim edilmemesi kararlaştırılmıştır.
Birinci Dünya Savaşı sonrasında akdedilen 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Barış Antlaşması, bölgedeki dengeyi yeniden tesis etmiştir:
a. Lozan Madde 12: 1914 Altı Büyük Devlet Kararı’nı teyit ederek; İmroz (Gökçeada), Bozcaada ve Tavşan Adaları dışındaki Doğu Ege Adaları üzerindeki Yunan egemenliğini onaylamış, ancak bu egemenliğin şartlı olduğunu teyit etmiştir.
b. Lozan Madde 13: Sakız, Midilli, Susam ve İpsara adaları için özel bir silahsızlandırma rejimi öngörmüştür. Madde açıkça; bu adalarda hiçbir deniz üssü ve istihkam kurulamayacağını, Yunan askeri uçaklarının Anadolu kıyısı üzerindeki uçuşlarının yasaklandığını ve yerel kolluk kuvvetleri dışındaki askeri varlığın sınırlandırıldığını hükme bağlamıştır.
c. Lozan Madde 14: Boğazlar rejimi çerçevesinde Boğazönü adaları olan Semadirek ve Limni ile Türkiye'ye bırakılan Gökçeada ve Bozcaada'nın tam olarak silahsızlandırılmasını düzenlemiştir. (Limni ve Semadirek'in askeri statüsü, 1936 Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile tartışmalı bir boyuta taşınacaktır).
Oniki Ada ve 1947 Paris Barış Antlaşması
Oniki Ada (Rodos, İstanköy, Kerpe, İleriye, Ahikerya, Batnaz, İncirli, İskepye, Sömbeki, Misos, Herke, Meis ve bağlı adacıklar), 1912 Uşi Antlaşması ile geçici olarak İtalya’ya bırakılmış, Lozan Antlaşması’nın 15. maddesi ile İtalya egemenliğine devredilmişti.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında müttefik devletler ile İtalya arasında imzalanan 10 Şubat 1947 tarihli Paris Barış Antlaşması’nın 14. maddesi ile Oniki Ada’nın egemenliği İtalya’dan Yunanistan’a devredilmiştir. Ancak Paris Antlaşması, bu devrin şartını son derece sarih bir ifadeyle ortaya koymuştur:
"Bu adalar silahsızlandırılacak ve öyle kalacaklardır" (shall be demilitarized and shall remain so).
Antlaşmanın eklerinde silahsızlandırmanın kapsamı; tahkimatların sökülmesi, askeri üslerin yasaklanması ve sadece asayişi sağlayacak kadar kuvvet bulundurulması şeklinde detaylandırılmıştır.
Temel Uyuşmazlık Alanları ve Güncel Tartışmalar
Türkiye ve Yunanistan arasında Ege Havzası'nda yaşanan gerilimler, hukuki metinlerin farklı yorumlanması ve stratejik hamlelerin etkisiyle çok boyutlu bir nitelik kazanmıştır. Güncel Adalar Denizi tartışmalarının en sıcak başlığını, Yunanistan'ın Doğu Ege Adaları ve Oniki Ada’yı 1960’lardan itibaren kademeli olarak, 1974 Kıbrıs Harekâtı sonrasında ise açıkça ve ağır silahlarla donatması oluşturmaktadır.
Yunanistan’ın Argümanları: Atina yönetimi silahlandırmayı temel olarak üç gerekçeye dayandırmaktadır:
1. BM Antlaşması’nın 51. maddesinde düzenlenen "meşru müdafaa hakkı". Yunan tarafı, Türkiye'nin İzmir merkezli Ege Ordusu'nu (4. Ordu) kurmasını ve geniş bir çıkarma filosuna sahip olmasını doğrudan bir tehdit olarak nitelemektedir.
2. 1936 Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin, 1923 Lozan Boğazlar Sözleşmesi’nin yerini aldığı ve bu vesileyle Limni ve Semadirek adalarının yeniden silahlandırılmasına zımnen izin verdiği iddiası.
3. Türkiye’nin 1947 Paris Barış Antlaşması’na taraf olmadığını, bu nedenle antlaşma hükümlerine dayanarak hak iddia edemeyeceği yönündeki iç hukuk prensibi iddiası.
Türkiye’nin Argümanları: Ankara ise Yunan argümanlarını uluslararası hukuka aykırı bulmakta ve şu hususları öne sürmektedir:
1. Ahde Vefa (Pacta Sunt Servanda) İlkesi: Uluslararası hukukta egemenlik devri ile gayri askeri statü ayrılmaz bir bütündür (conditional sovereignty). Yunanistan yükümlülüklerini ihlal ederek adaların egemenlik devrinin dayandığı hukuki zemini sakatlamaktadır.
2. 1947 Paris Antlaşması, taraf devletlerin ötesinde "objektif bir statü" (statut objectif) oluşturmuştur. Bu durum, antlaşmaya taraf olmasa dahi kıyıdaş devlet olarak Türkiye'ye doğrudan güvenlik ve hak sahipliği tanır.
3. Montrö Sözleşmesi, Boğazlar rejimini değiştirmiş ancak Doğu Ege veya Oniki Ada'nın silahsızlandırılmış statüsüne dair Lozan Madde 13 veya Paris Madde 14 hükümlerini ilga etmemiştir.
Deniz Yetki Alanları: Karasuları, Kıta Sahanlığı ve MEB Çatışması
Adalar Denizi’ndeki egemenlik haklarının çakışmasının en somut tezahürü deniz yetki alanlarındadır. Şu an bu bölgede uygulanan karasuları genişliği 6 deniz milidir. Yunanistan, 1982 BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne (BMDHS / UNCLOS) dayanarak karasularını 12 deniz miline çıkarma hakkı olduğunu savunmaktadır.
Türkiye ise Uluslararası Deniz Hukuku’nun kapalı veya yarı-kapalı denizlerde "hakkaniyet" ilkesini ve "hakkın kötüye kullanılmaması" kuralını esas aldığını belirtmektedir. Karasularının 12 mile çıkarılması halinde Yunanistan'ın Adalar Denizi’ndeki deniz alanı payı %35'ten %60'ın üzerine çıkacak, açık deniz alanları %10'un altına düşecek ve Türkiye'nin kendi kıyılarından açık denizlere çıkışı Yunan karasularına bağımlı hale gelecektir. Bu nedenle TBMM, 8 Haziran 1995 tarihli bildirisiyle, Yunanistan'ın karasularını 6 milin üzerine çıkarmasını Türkiye'nin hayati çıkarlarına tecavüz ve "casus belli" (savaş sebebi) sayacağını ilan etmiştir.
Kıta Sahanlığı ve Münhasır Ekonomik Bölge (MEB)
Yunanistan, tüm adaların (büyüklüğüne, konumuna ve nüfusuna bakılmaksızın) tam yetkili kıta sahanlığı ve MEB'e sahip olduğunu savunmakta, Meis Adası gibi Anadolu kıyılarına 2 km, Yunan anakarasına 580 km uzaklıktaki 10 kilometrekarelik bir adaya 40 bin kilometrekarelik deniz yetki alanı biçmeye çalışmaktadır. Türkiye ise adaların kıta sahanlığı hakkının mutlak olmadığını, Uluslararası Adalet Divanı (UAD) kararları ışığında "anakaranın üstünlüğü", "orantılılık" ve "kapatmama/hapsedilmeme" ilkeleri gereğince Anadolu’nun Ege ve Doğu Akdeniz’deki kıta sahanlığının adalarla kesilemeyeceğini savunmaktadır.
Hava Sahası ve FIR Hattı Anormalliği
Uluslararası hukukta bir devletin hava sahası karasularının genişliği kadardır. Ancak Yunanistan, 1931 yılında çıkardığı bir kararnameyle karasuları 6 mil iken hava sahasını 10 mil olarak ilan etmiştir. Bu durum dünyada benzeri olmayan bir anormalliktir. Türkiye, 6 ile 10 mil arasındaki uluslararası hava sahasında uçuş gerçekleştirdiğinde Yunanistan bunu "hava sahası ihlali" olarak nitelemekte ve Ege üzerinde jet it dalaşları yaşanmaktadır.
EGAYDA: Egemenliği Antlaşmalarla Devredilmemiş Ada, Adacık ve Kayalıklar
1996 yılında yaşanan Kardak Krizi ile görünür hale gelen "Gri Bölgeler" meselesi, Adalar Denizi’ndeki mülkiyet uyuşmazlığının özünü oluşturur. Lozan Antlaşması'nın 12. maddesinde Yunanistan'a ismi sayılarak devredilen adalar belirtilmiş, 16. maddesinde ise Türkiye'nin ismi sayılarak devredilenler dışındaki alanlar üzerindeki haklarından vazgeçtiği ifade edilmiştir. Ancak Lozan Madde 12, Anadolu kıyılarına 3 mil mesafede bulunan adaların Türkiye egemenliğinde kaldığını hükme bağlar. Türkiye'nin tezine göre; antlaşmalarda ismi tek tek sayılmayan, İtalya veya Yunanistan'a ismen devredilmemiş ve 3 milin ötesinde yer alan formasyonların hukuki statüsü halledilmemiş/çözüme kavuşmamış durumdadır. Yunanistan'ın bu adacık ve kayalıkları yerleşime açma hamleleri veya idari tasarrufları egemenlik ihlali olarak görülmektedir.
Bölgesel Güvenlik, Enerji İttifakları ve Doğu Akdeniz Denklemi
Adalar Denizi’ndeki sorun artık sadece Ankara ve Atina arasındaki ikili bir hukuki ihtilaf olmaktan çıkmış; Doğu Akdeniz hidrokarbon kaynakları, bölgesel savunma paktları ve küresel güçlerin jeopolitik konumlanmaları ile doğrudan entegre olmuştur. Doğu Akdeniz'de keşfedilen zengin doğalgaz rezervleri (Leviathan, Zohr, Afrodit, Calypso sahaları), bölge ülkelerini enerji jeopolitiği etrafında karşı karşıya getirmiştir. Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY); İsrail, Mısır ve Yunanistan'ı bir araya getiren Doğu Akdeniz Gaz Forumu (EMGF) ve askıya alınan EastMed Boru Hattı Projesi vasıtasıyla Türkiye'yi deniz alanlarından izole etme stratejisi gütmüştür.
Türkiye bu kuşatma stratejisine karşı iki kritik hamle yapmıştır: Bunlardan biri Türkiye'nin Ege ve Doğu Akdeniz'deki deniz yetki alanlarını korumayı hedefleyen, askeri ve hukuki ayakları olan kararlı deniz stratejisi olarak tanımlanabilecek Mavi Vatan Doktrinidir. Diğeri ise Türkiye ile Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti arasında imzalanan sınırlandırma anlaşmasıdır. Bu anlaşma, Yunanistan'ın Meis ve Girit üzerinden kurmaya çalıştığı deniz kalkanını hukuken yarmış ve Türkiye'nin Doğu Akdeniz'deki batı sınırlarını çizmiştir.
Türkiye - Yunanistan - İsrail Üçgeni ve "Aşil Kalkanı" Stratejisi
Son yıllarda Yunanistan, Türkiye karşısındaki askeri ve stratejik dengesizliği kapatmak amacıyla bölgesel ve küresel aktörlerle savunma işbirliklerini derinleştirmiştir. İsrail ile geliştirilen askeri stratejik ortaklık bu açıdan kritik bir rol oynamaktadır. İsrail ile Yunanistan arasında uçuş eğitim merkezleri kurulması, ortak deniz ve hava tatbikatları düzenlenmesi ve hava savunma teknolojilerinin transferi alanında milyarlarca dolarlık anlaşmalar yapılmıştır. Aşil Kalkanı Projesi: Yunanistan'ın Adalar Denizi ve Doğu Akdeniz'deki hava ve füze savunmasını güçlendirmek amacıyla İsrail menşeili çok katmanlı hava savunma sistemlerini Ege adalarına ve anakaraya konuşlandırma konsepti, bölgedeki askeri dengeyi etkileyebilecek niteliktedir.
Bu durum, adaların silahsızlandırılmış statüsünü bir kez daha ağır şekilde ihlal etmekte ve Türkiye'nin füze/İHA üstünlüğüne karşı koyma amacına hizmet etmektedir.
ABD ve Fransa’nın Bölgesel Denklemdeki Rolü
Atina yönetimi, Adalar Denizi ve Doğu Akdeniz stratejisini ABD ve Fransa ile yaptığı ikili savunma anlaşmalarıyla tahkim etmiştir. Fransa ile imzalanan Karşılıklı Savunma Anlaşması ve Rafale savaş uçakları ile Belharra sınıfı fırkateynlerinin alımı, Yunan askeri kapasitesine niteliksel bir güç katmayı hedeflemiştir.
ABD tarafında ise Karadeniz ve Doğu Avrupa güvenlik mimarisi çerçevesinde Yunanistan'daki askeri varlığını genişletme stratejisi öne çıkmaktadır. Dedeağaç, Girit (Suda Körfezi), Larisa ve Stefanovikio'daki ABD askeri üslerinin genişletilmesi, Boğazlar'a ve Ege'ye alternatif bir lojistik koridor oluşturmaktadır. Türkiye, Dedeağaç başta olmak üzere Ege'nin hemen kıyısında artan bu devasa askeri yığınağı kendi güvenliği açısından dikkatle izlemekte ve stratejik bir çevreleme hamlesi olarak değerlendirmektedir.
Sonuç ve Gelecek Projeksiyonu
Adalar Denizi üzerindeki anlaşmazlıklar, sadece geçmişten gelen hukuki pürüzlerden ibaret olmayıp, iki kıyıdaş devletin varoluşsal güvenlik algıları ve coğrafi sınırlarıyla doğrudan ilintilidir. Adalar Denizi'ndeki statüko, son yıllarda adaların yoğun şekilde silahlandırılması, deniz yetki alanları mücadeleleri ve bölgesel ittifakların baskısı altında kırılgan bir hal almıştır. Gelecek projeksiyonunda Ege'deki krizlerin yönetilmesi ve olası bir sıcak çatışmanın önlenmesi için şu hususlar hayati önem taşımaktadır:
Bütüncül ve Paket Çözüm Yaklaşımı: Yunanistan, Ege'deki tek sorunun "kıta sahanlığı sınırlandırması" olduğunu iddia etmekte ve diğer konuları müzakere etmeyi reddetmektedir. Oysa karasuları genişliği, hava sahası yetkisi, adaların silahsızlandırılmış statüsü ve EGAYDA sorunları çözülmeden sadece kıta sahanlığı hususunda Lahey Uluslararası Adalet Divanı'na gidilmesi kalıcı bir barış getiremez. Türkiye'nin savunduğu tüm sorunları kapsayan "paket çözüm" konsepti rasyonel tek yoldur.
Silahsızlandırılmış Statünün Yeniden Tesisi: Ege Adaları'nın silahlandırılması, bölgesel güvenliği artırmak yerine "güvenlik ikilemi" oluşturarak tarafları bir silahlanma yarışına sokmaktadır. Adaların uluslararası antlaşmalara uygun olarak yeniden gayri askeri statüye kavuşturulması, güven artırıcı önlemlerin en temel adımı olmalıdır.
Hakkaniyete Dayalı Paylaşım: Ege Denizi'nin coğrafi yapısı gereği, ne Türkiye'yi Anadolu karasına hapseden Sevilla Haritası anlayışı sürdürülebilirdir ne de Yunanistan'ın adalar üzerindeki egemenlik haklarını yok sayan bir yaklaşım gerçekçidir. İki ülkenin ortak deniz kaynaklarını ve ulaşım yollarını "hakkaniyet" ilkesi çerçevesinde paylaştığı bir işbirliği modeli geliştirmesi gerekmektedir.
Sonuç olarak, Ege Adaları ve çevresinde şekillenen güç mücadelesi, diplomasinin ve uluslararası hukuk ilkelerinin tam anlamıyla işletilmesini zorunlu kılmaktadır. Aksi takdirde, Doğu Akdeniz ve İsrail-Yunanistan bloğu gibi yeni parametrelerle karmaşıklaşan Ege denklemi, küresel ve bölgesel şoklara açık bir fay hattı olarak kalmaya devam edecektir.